C "Suyun Canlılar İçin Önemi" Biyoloji dersi için ödev. Canlilar İÇİn Suyun Önemİ. Hava, su, ısı, ışık ve besin maddeleri canlıların yaşaması için gerekli temel unsurlardır. Bu unsurların başında oksijen ve su gelmektedir. Canlı organizmayı oluşturan hücrelerin yaşam faaliyetlerini devam ettirebilmeleri için suya Bu tarz ortamlarda yaşayabilen canlı sayısı yok denecek kadar azdır. Kara, hava ve suyun canlı yaşamındaki önemi bir örnek ile açıklanacak olursa, ormanda yaşayan canlıların sayısı çölde yaşayan canlıların sayısına göre daha çoktur. Bunun nedeni kara, hava ve su açısından ormanların canlı yaşamına daha uygun olmasıdır. Çölde çevre koşullarının zor olması, çoğu canlının yaşayabileceği bir ortamı barındırmamaktadır. [views] Doğayı, Bitki-Hayvan Çeşitliliğini, Toprağı ve Suyu Savunmamızın Önemini Virüs Bir Kez Daha Hatırlattı Doğadaki canlı ve cansız varlıkların bütünlüğü ve işlevi bizlerin yaşamda var olmamızı sağlayan ana unsurlardır. Doğada bu bağlamda birbirinden bağımsız hiçbir canlı varlığın olduğu bilinmiyor. Olsaydı doğanın yasasına aykırı olurdu Fiziksel olarak incelendiğinde, kokusuz, renksiz ve tatsızdır. Suyun canlılar üzerindeki özellikle de insan yaşamındaki önemi çok büyüktür İnsan vücudu büyük oranda sudan oluşmaktadır. Vücudumuzdaki su oranı yasam sürecimiz boyunca değişim göstermektedir. Hücrelerinde su bulundurmayan hiç bir canlı bulunmamaktadır. Aç olan bir insan sadece su ile 1 ay yaşayabilir ancak hiç su içmeden bir insan en fazla 12 gün yaşamını sürdürebilmektedir. Yani şunu diyebiliriz ki susuzluk canlıların hayatlarını son derece zorlaştırır hatta ölümlere yol açar. Suyun canlılar için önemi; Fast Money. Eğer kar yağarsa; belki kar yığınları okulun bir gün, bir hafta ya da sonsuza dek tatil olmasına yetecek kadar büyük olabilirdi. Dolunayın meydana getirdiği hale, bu akşam kar yağması için ona yeterince umut vermişti. Fakat arka odadan gelen aykırı bir ses Bu akşam kar yağması için hava çok soğuk’ diyordu. Ahrens’in Günümüzde Meteoroloji’ adlı kitabında söylendiği gibi, havanın soğuk olması, kar yağması için bir engel midir? Yeterince kar yağışı görmemiş birisi bu soruya, hemen evet’ diyebilir. Erzurum gibi soğuk kışların olduğu yerlerde yaşayanlar ise çok soğuk havalarda da kar yağabileceğini bilir...Böyle yaygın ve yanlış bir inanış olmasına rağmen havanın soğuk olması, kar yağışı için bir engel değildir. Doğru; soğuk havada, sıcak havadaki kadar nem bulunmaz. Fakat hava ne kadar soğuk olursa olsun, daima kar oluşumuna yetecek kadar su buharı her zaman vardır. Örneğin, Fort Yellowston, Wyoming’de 2 Şubat 1899 günü maksimum sıcaklık sadece -28 dereceye ulaşmasına rağmen 8 cm. kalınlığında kar yağmıştı. Gerçekte, -47 dereceden daha düşük sıcaklıklarda bile kar yağışı olarak ince buz kristallerinin düştüğü gözlenmiştir. Diğer bir deyişle kar yağdığı için değil, normalde az bulutlu olan yüksek basınç alanlarında sakin ve açık geçen ayazlı geceler oluştuğu için kar yağmayan havalar daha soğuktur. Ancak, böylece gecelerde toprak da derinlere kadar donabilir. Örneğin, hava sıcaklığının -30 dereceye kadar düştüğü günlerde Erzurum’da toprak donar ve Kazma ve küreklerle mezar açamayan işçiler, çareyi kompresör kullanmakta bulur.’SOĞUKTAN KORUNMAK İÇİN KARDAN MAĞARA YAPINAtalarımız Kar mı soğuk, söz mü soğuk?’ diye sormuş. Bana göre kar, soğuk bir madde değildir; hatta iyi bir ısı yalıtıcısıdır. Hafif ve yumuşak bir kar örtüsü soğuğa karşı hassas olan bitkileri ve onların köklerini, bir battaniye gibi dondan korur. Kışın, karla örtülü olan yer yüzeyi, karla kaplı olmayan yüzeylere göre daha sıcaktır. Bu şekilde kar, toprağın derinlere kadar donmasını ve bitki köklerinin, yararlı böcek vb’nin de ölmesini toprak, erken yağan ilkbahar yağmurlarının toprağa sızmasını engelleyerek hızlı su akışına ve ani sellere de neden olur. Eğer daha sonra da yeterli yağış olmazsa, bu sefer toprak kurak kalır. Unutmayın bir kar fırtınasında kaybolursanız, kardan bir mağara yapıp içine girin. Bu sizi sadece sert esen rüzgardan değil, aynı zamanda gövdenizden olan ısı kaybını azaltarak şiddetli soğuktan da korur. Dağlardaki kar birikintileri, kışın eğlence yerlerini de oluşturur. İlkbaharda ve yazın eriyen kar da büyük bir ekonomik değerdir. Çünkü onlar, nehirlere, göllere ve barajlara yazın yağışsız, kurak günlerde gerekli olan suyu yere inip birikmeye başladığında ses iletimi ve dağılımını da etkiler. Bu nedenle, kar yağışından sonra etraf genelde daha sessiz olur. Kar derinliği arttıkça sesi yutma özelliği de artar. Karlı bir akşamda dışarıda yürümüş herhangi biri, sessizliğin kalın bir kar tabakası tarafından oluşturulduğunu fark edebilir. Kar eskidikçe daha yoğun bir şekilde sıkışır ve sesi yutma yeteneği azalır. Kaldırımı kaplayan yeni yağmış bir karda yürüdüğünüzde bazen çık çık’ gibi sesler çıkar. Bu ses, karın sıcaklığıyla ilgilidir. Hava ve kar sıcaklığı, sıfır derecenin biraz üzerinde olduğunda, bir botun topuğundan kara yapılan basınç karı kısmen eritir. Bu kar sonra ağırlığınız altında akar ve ses çıkarmaz. Bunun yanı sıra soğuk günlerde karın sıcaklığı -10 dereceye düşerse botun topuğu karı eritemez ve buz kristalleri ezilir. Bu sefer kristaller, kırç, kırç’ gibi bir ses çıkartır...KAR BEMBEYAZKEN NEDEN KARA KIŞ DENİRYarın kar yağma ihtimali var’ gibi bir tahmin ise sürekli olarak olaylara siyah var ya da beyaz yok olarak bakmaya alışmış olanlarımızın aklını karıştırır. Yaşadığımız krizlere karşı çok hassasken gelecekteki problemlere karşı duyarsız davranıp ihtimallere pek önem vermeyiz. Böylece, dünyada sadece Türkiye’de yağmur ya da kar yağışı etkili’ veya etkisiz’ diye ikiye ayrılır oldu! Bunun nedeni de vatandaşımızın tahmin edilen karın etkili olup olmayacağını’ sorup durmasıymış. Sonuç olarak sanki aralarında hiçbir fark yokmuş gibi her şiddetli yağış için meteorolojinin etkili’ denmesi de artık yağış var ya da yok anlamına gelir oldu... Özet olarak, Oscar Wilde’ye göre Düşen bir çığda hiçbir kar tanesi kendisini olup bitenden sorumlu tutmaz.’Aslında bilgi toplumlarında yağış miktarı ve şiddeti, gri bir problemdir! Kar yağışının şiddeti, öyle düşünüldüğü gibi yağan karın miktarına göre belirlenmez. Meteorolojide kar yağışının şiddeti, yatay görüş mesafesinde meydana getirdiği azalma ile ölçülür. Kar yağışı, görüş uzaklığı yarım km.’den daha az ise şiddetli; km ila bir km. arasında ise orta şiddette; bir km. ve daha fazla ise hafif olarak ifade edilir. Eğer kar yüksekliğine göre sınıflandırılsaydı, bu sınıflandırma yerden yere değişirdi. Örneğin Erzurum’da, 12 saat içinde 20 cm. veya daha fazla kar yağarsa bu şiddetli bir kar yağışı olarak adlandırılabilir. Fakat, İzmir gibi kar yağışının yaygın olmadığı bir yerde 5 cm. kar bile şiddetli kar bir yağışı olarak görülebilir...Aslında yeryüzünü kaplayan kar harika bir manzaradan öte, doğa tarafından bize sağlanan çok değerli bir kaynaktır. Beyaz kar kristallerinin havada uçuştuğu günlere kara kış’ diyenlere de şaşmalı. Öyle ki bu yıl Trakya’da olduğu gibi kar yağmazsa, İstanbul’da oturup ağlamamız, hatta karalar bağlamamız gerekir! Artık hava şartlarını, etkili ya da etkisiz şekilde iki sınıfa ayırmaktan vazgeçip havanın da renklerini ve tonlarını yakalamalıyız... Her insanın vicdanında bir leke vardır. Benim de vicdanımda böyle bir leke var. Ama insanların çoğu ruhlarının yüzünü örten bu süslere karşı çok ilgisiz davranırlar. Onlar bu lekeyi, sanki sırtlarında kolalı bir gömlek taşır gibi kolayca taşırlar.. Oysa ben bu çeşit gömlekler giymiyorum. Galiba da bunun için, vicdanımdaki leke bana büyük bir ağırlık veriyor. Kısacası ben, günahımı itiraf etmek istiyorum. İşte kalemi elime alıyor ve uzun zamandan beri yüreğimi ezen o kara lekeyi, fırçayla temizler gibi ruhumun üzerinden temizlemek istiyorum. * Bütün bunlar, neşeli bir mayıs günü, sokakta başladı. O gün dolaşırken ortaokul öğrencilerinden tanıdık bir kıza rastladım. Kızın adı Lizoçka idi. Lizoçka'nın çok neşeli ela gözleri vardı. Ama şimdi bu gözler üzüntülüydü. Ona rastladığım zaman pembe, zarif ve canlı yüzü, cansız ve solgundu. "Günaydın Lizoçka," dedim, "kukla bebekleriniz nasıl?" "Günaydın!" diye cevap verdi. Sesinde gözyaşlarını fark etmiştim. Sanki korkuyla sordum "Kızım, sana ne oldu?" Onu sevdiğimi itiraf ederim. O da bu sevgime, on iki yaşının bütün gücüyle ve tutkusuyla karşılık veriyordu. Ben o zamanlar henüz elli üç yaşındaydım. "Bize...Yine bir kompozisyon ödevi verdiler." "Kompozisyon ödevi mi?... İyi de konu o kadar hazin mi ki, daha yazmadan ağlamaya başladınız?" "Size göre hava hoş," dedi. "Sizi kompozisyon yazmaya zorlamıyorlar." "Ne yazık ki, Lizoçka, bizi de zorluyorlar. Yalnız aramızda şu fark var Sizi öğretmeniniz zorluyor, bense yaşamak için yazmak zorundayım. Bunlardan hangisinin daha kötü olduğunu tartışmayacağım. Ama üzülmeyiniz canım, sizin yerinize ben yazarım. Konu nedir?.." "Su... Suyun Doğa ve İnsan Yaşamındaki Önemi...Yazacak mısınız? Hem de 5 alacak?" "Çalışacağım. Hem de aferinli olmak şartıyla..." "Sonra bebek oynamaya gelir misiniz?" "Yazdıktan sonra mı? Herhalde gelirim. "Hoşça kalın. Ne sevimlisiniz!..." Lizoçka yanımdan ayrıldı. Ben, biraz da bu işin ehli olduğum için Lizoçka'ya ödevini yazmayı böyle çabucak teklif etmiştim. Bir keresinde lise beşinci sınıf öğrencilerinden bir kıza Skalozub ile Molçalin'in Karakterlerindeki Olumlu Noktalar konusu üzerine yazdığım ödev için 2 vermişlerdi. Yine bir başka kez lise beşinci sınıf öğrencilerinden birisine Anaya Babaya Saygı Göstermenin Yararları konusu üzerine yazdığım bir ödeve 1 vermişlerdi. Bunun için yapacağım işi biliyordum. Ama yine de düşünmeye başladım. Lizoçka'nın tam not almasını istiyordum. Beş'ten aşağı olmasın diye nasıl bir ödev yazmalıydım? Biraz düşündükten sonra, şu kararı verdim Ödevi yazmadan önce, koca bir adam olmadığımı, kırmızı yanaklı on iki yaşında minimini bir ortaokul öğrencisi olduğumu iyice hatırımda bulundurmalıydım. Öğretmen, öğrencisine bir ödev verirken öğrencinin bu konu hakkındaki bilgisini, onun psikolojisini, üslubunu, sonunda kompozisyon üzerine olan görüşlerini de hiç kuşku yok, hesaba katmaktadır. Bunun böyle olduğu muhakkaktır. Demek ki ben elden geldiğince bir çocuğu taklit etmeye çalışacaktım. Çok güzel. Eve geldikten sonra bir kanepeye uzandım, bir sigara tellendirdim. Hiç de uyumaya niyetim olmadığı halde uyudum. Ödev, cumartesi için verilmişti. Benimse daha iki günüm vardı. Ertesi gün de ödevi yazamadım. Son gün geldi, çattı. Su... Suyun Doğa ve İnsan Yaşamındaki Önemi konulu ödevi yazmak üzere masamın başına geçtim. Başım çok ağrıyordu. Ama buna karşın ödevi yazdım. Bitirdikten sonra okudum. Ama hiçbir şey anlamadım. Herhalde bir çocuk yazısını çok iyi taklit etmiş olacaktım. Bundan ötürü de öğretmeni iyice memnun edeceğime karar vererek ödevi Lizoçka'ya götürdüm. Lizoçka beni büyük bir sevinçle karşıladı. "Hazır, ha!" dedi. "Ne kadar iyi!... Beş numaralık mı yazdın? Herhalde beş numaralık. Tabii... Siz yazar değil misiniz?...Haydi şimdi bebek oynayalım." Gittik, bebek oynadık. Sonra ben eve döndüm. Gece çok rahat bir uyku uyudum. * Pazar günü Lizoçka'ya gittim. Beni annesi karşıladı. Gözleri, iki tabanca namlusu gibi bana çevrilmişti. "Siz misiniz beyefendi hazretleri?" diye sordu. "Siz ha?... Siz yazar, siz edebiyatçı ha?! Dediklerimi duyuyor musunuz? Kızıma ne yaptığınızı biliyor musunuz?" "İzin veriniz de ne yaptığımı anımsayayım!..." "Gelin de ona bir bakın!" Odaya girdim ve gördüm. Lizoçka yatakta yatıyordu. Zavallı kız avazı çıktığı kadar ağlıyordu. "Lizoçka!..."dedim. "Ahhh...Anne!..."diye haykırdı."Kapıcı Matvey'e söyle de bu adamı bıçakla mı, baltayla mı, neyle olursa olsun, öldürsün! Öldürün bu adamı!..." Bu, gerçekten şaşılacak bir şeydi. "Ne olduğunu bana lütfen anlatınız," dedim. "Kızımı bütün öğrenciler arasında gülünç bir duruma düşüren, ona sıfır aldırtan şu iğrenç kompozisyonunuzu alınız da..." Kompozisyonu ihtiyatla aldım. Cebime yerleştirerek evime yollandım. Eve gelir gelmez ödevi okudum. İşte siz de okuyun "Su... Suyun Doğa ve İnsan Yaşamındaki Önemi Su, ıslak bir sıvıdır. Yeryüzünde peyda oluşu, tarihten önceki zamanlara rastlar. İlk zamanlar dünya daki su çok azmış. Ama Tanrı'nın emir ve iradesiyle büyük bir tufan olmuş. Bunun sonucu olarak yeryüzündeki suyun miktarı karalardan da fazla olmuş. O zamandan beri dünyadaki su hiç bir tarafa akmaksızın bataklıklarda, göllerde, denizlerde toplanmaktadır. Su, alçak yerlerde birikir ve durur. Sıvı halinde olduğu için yüksek yerlerde tutunamaz! Suyu bir dağın tepesinden dökecek olursak, kısa bir süre sonra tümüyle aşağıya akar. Bunun içindir ki dağ etekleri, daima denizlerle, göllerle, bataklıklarla çevrilidir. Suyu bir portakal üzerine dökecek olursak orada durmadığını, kayıp gittiğini görürüz. Oysa dünya da bir portakal gibi yuvarlak olduğu halde dünya üzerindeki sular kaymamakta ve durabilmektedir. Bütün ırmaklar yukarıdan aşağıya doğru akar... Çünkü onlar da sıvıdır ve yüksek yerlerden kök alırlar. Hatta suyu bir döşeme üzerine bile döksek, daha alçak yanlara doğru aktığını görürüz. Suyu yağdan ayırt etmek çok kolaydır. Çünkü su, yazın donmaz!... Oysa yağı mahzene koyacak olursak yazın da donar. Öteki yağlara göre zeytinyağı suya daha çok benzer. Bataklıklardaki sular kirli, denizlerdeki sular tuzludur. Bundan ötürü içilmezler. İçmeye yarayan sular ırmak sularıdır. Bunlar ancak, borulu sular bulunmadığı zamanlar içilir. Su içmek zararlıdır, çünkü insan kendisini üşütebilir. Çay, kahve, kvas içmek daha yararlıdır. Su ulaşım yolu olarak da yararlıdır. Suları çok olan devletler çok gelişmiş ticaretleriyle göze çarpmaktadırlar. Eski Finikeliler ve Yunanlar, şimdiki İngiltere bu çeşit devletlerdendir. Suyun üzerinde yürünemez!... Çünkü su sıvıdır. Ayaklar altında dağılarak insan batar. Su yazın, doğada yağmur halinde görülür. Çamur da bu yüzden olur. Yağmur yağdığı zaman ilkin damların üzerine düşer!...Oradan da küçücük seller halinde toprağa akar. Yağmur yağdığı zaman büyükler, ayaklarında lastik, ellerinde şemsiye olduğu halde dolaşırlar. Çocuklar ise evde otururlar. Tabii bundan ötürü de canları sıkılır. Kışın yağmur donar ve kar halinde toprağa düşer!... Bundan ötürü de soğuk olur. Su ile sabun köpürtüldüğü zaman çok güzel sabun baloncukları yapılabilir. Sabundan baloncuklar yapmak için biraz sabun, su içinde eritilir. Sonra da bir saman çöpü ile üflenir. Yalnız üflerken dikkatli davranmak gerekir. Bir insan terli olarak su içecek olursa kendisini üşütebilir. Suda yıkananlar, boğulanlar da vardır. Böylece suyun doğada ve insan yaşamında çok önemli bir rol oynadığını açıkça görüyoruz. Yelizaveta Piyonova." İşte benim yazdığım kompozisyon. Okuduktan sonra, ne yalan söyleyeyim, yazdıklarımdan memnun kaldım. Çünkü bu yazı, tam bir ortaokul öğrencisi üslubuyla yazılmıştı. Çocuk psikolojisine yabancı olduğu da iddia edilemezdi. On iki yaşlarındaki bir kızın, Finikelilerin ticaretinden çok sabun köpükleriyle ilgileneceğini biliyordum. Bunun için de suyun kültüre yaptığı hizmetten çok sabun köpükleri üzerinde durmayı yeğlemiştim. Ben şarabın sudan daha iyi olduğunu kanıtlamaya kalkmadım. Oysa bunu çok iyi yapabilirdim. Ben, on iki yaşındaki bir ortaokul öğrencisinin bilemeyeceği şeyler üzerine bir sözcük bile yazmadım. Bana öyle geliyor ki, ben, bu yaştaki bir kızın bileceği her şeyden söz ettim. Bilmem ki, şu sayın öğretmene ne demeliydim? On iki yaşındaki bir kıza böyle bir ödev yazmayı bir de o denesindi! Bu adam kızıma niye sıfır vermişti? Bu sayın kişiyle görüşmeye karar verdim. * Öğretmenle görüşmeye gittiğim zaman karşımda uzun suratlı, zayıf bir adam gördüm. İki ayağı üzerine kalkmış bir kertenkeleyi andırıyordu. Ona; "Beyefendi," dedim, "ben, ortaokul öğrencilerinden Yelizaveta Piyonova'nın yazdığı Su... Suyun Doğa ve İnsan Yaşamındaki Önemi konulu ödevin yazarıyım.!" Öğretmen dehşetle bağırdı "Bunu itiraf etmeye utanmıyor musunuz?..." "Ben sizinle kendim için konuşmaya gelmedim. Amacım Piyonova'ya niçin sıfır verdiğinizi öğrenmektir." Öğretmen güvenle karşılık verdi "Ödevi için verdim." "Bu ödevin neresi hoşunuza gitmedi?..." "Baştan başa saçma!.." Yanıma bir silah almadığıma acıdım. Bu öğretmeni, büyük bir sevinçle, top mermisiyle öldürebileceğimi hissediyordum. Gene de ona yine sakin karşılık verdim "Beyefendi," dedim, "siz galiba doğada ağaç olmadan orman yetişebileceği kanısındasınız! Siz öğrencinizden su ve doğa üzerine açık bir fikir istiyorsunuz!... Ama sayın efendim, öğrencinizin doğayla en küçük bir ilişkisi bulunmadığını bilmem farkında mısınız? Liza kagir bir evin ikinci katında oturmaktadır. Onun evinden doğaya olan uzaklık pek büyüktür. Sizin de bileceğiniz üzere doğa kentlerin dışında bulunur. Liza'nın anasıyla babası, kızlarını doğayla tanıştırmak konusunda henüz hiçbir şey yapmamışlardır. Buna emin olunuz ki, Piyonova doğanın nerede bulunduğunu, ne olduğunu size anlatacak bir durumda değildir." "Tuhaf!... Bu gerçekten çok tuhaf. Pekiyi, sizin amacınız ne?" "Piyonova'ya bir başka konu veriniz! Bundan sonra onun ödevlerini yazmayacağıma size yemin ederim." "Bir başka konu mu? Şu olabilir. Bu kez de Deniz ve Çöl konusunu yazsın!" Ben yalvarırcasına öğretmenin yüzüne baktım. "Deniz ve Çöl..." diye tekrarladı, "güzel bir konu." Ben can sıkıntısıyla cevap verdim "Ama efendim," dedim, "kız ömründe ne bir deniz görmüştür, ne de bir çöle gitmiştir." "Bu kız hiç de gelişmemiş! Öyleyse Doğanın Etkisi konulu bir şey yazsın!" " Yine doğa..." "Haklısınız. O zaman, Baltık Denizi ve onun Ekonomik, Politik, Kültürel ve Ticari Durumu üzerine bir şey yazsın!..." "Kızcağız bu çocuk yaşında henüz politika ticaretine alışmadı ki, a efendim!..." "Bu kız da ama geri kafalı imiş ha!... Peki, ona ne versek acaba? Çatski ile Hlestakov'un Karakterleri Arasında Ortaklaşa Noktalar Nelerdir? bunu yazsın!" Bütün insanlar gibi ben de bir dereceye kadar yumuşak başlı ve insan severim. Bununla birlikte, ben bunu kendimi mazur göstermek için söylemiyorum. Ancak günahımı itiraf etmiş olmak için söylüyorum. Öğretmenin odasında çini bir soba vardı. Sobanın üst yanında bir hava deliği bulunuyordu. İşte öğretmeni kendi kravatıyla bu deliğe bağladım ve onu oracıkta asıverdim. Asılan öğretmen ayağa kalkmış kertenkeleye olan benzerliğini ancak kaybetti. Ama bunun dışında kimsenin hiçbir şey kaybetmediğini sanıyorum. İşte bütün söylemek istediğim bu kadardır. *** Pazar Neşesi Temel yaşlanan karısının artık eskisi gibi duyamadığını düşünüyordu. Belki de, bir kulak doktoruna götürüp, duyma cihazı almalıydılar.. Tamam da bunu Fadime'ye nasıl söyleyecekti. Önce doktora gitti. Derdini anlattı. "Kolayı var" dedi, doktor. "Evde sen bir test yapıp, duyup duymadığını kontrol edersin. Sonra durumu eşine anlatır, alır bana getirirsin. Bir kulaklık takarız.." Sonra testi anlattı. Temel önce 30, sonra 20, sonra 10, sonra 5, sonra 2 metreden normal sesle bir soru soracak ve karısının kaç metreden cevap verdiğini gelip doktora söyleyecekti. Temel eve koştu. Daha bahçedeyken, açık mutfak penceresinden Fadime'yi gördü. 30 metreyi tahmin etti ve normal sesle sordu. "Akşama ne var, hanım?." Cevap yok.. 20 metreye geldi. "Akşama ne var, hanım?." Cevap yok.. 10 metreye, 5 metreye geldi. "Akşama ne var, hanım?." Cevap yok.. En son 2 metreye geldi. "Akşama ne var, hanım?." Gene cevap yok.. İçeri girdi. Karısının tam arkasında durdu ve sordu.. "Fadime akşama ne var?." "Allah kahretsin Temel" diye bağırdı Fadime, "Beş defadır, 'Tavuk' diye bağırıyorum sana.. Sağır mısın?." Latin Sözleri "Docendo discitur." "Öğreterek öğrenilir! Seneca Yasal Uyarı Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz. Ayrıntılar için lütfen tıklayın. 5. SINIF DERS 1 ÜNİTE 2 CANLILAR DÜNYASI KONU MANTARLAR - MİKROSKOBİK CANLILAR Bütün canlılar hücrelerden meydana gelmiştir. Canlıların, canlılık özelliği gösteren en küçük yapı birimine hücre denir. Hücreler, genelde gözle görülemeyecek kadar küçüktür. Hücrelerin iç yapısı, büyütme gücü yüksek mikroskoplar sayesinde ayrıntılı olarak incelenebilir. Mikroskop MANTARLAR Mantarlar çok nemli yerlerde, çoğunlukla ormanlarda, çeşitli yiyeceklerin ekmek gibi, meyve ve sebzelerin üzerinde yaşar. Mantarlar bitki değildir. Birçok yönden bitkilerden ayrılır. Ağaç altlarında gördüklerimiz şapkalı mantarlardır. Hastalık yapan mantarlar olabildiği gibi yararlı mantarlar da vardır. Sebze ve meyvelerde çok sık rastladığımız küf mantarları da bir mantar türüdür. Şapkalı mantarlarOrmanlarda, bahçelerde ve şapka olmak üzere iki kısımdan oluşur. İnce, ipliksi bir yapıya sahiptir. Sapın toprakla birleştiği yerden besinleri alır. Küf Mantarları Uzun süre açıkta bırakılan yiyecekler üzerinde hızla çoğalarak bir örtü oluştururlar. Küflü yiyeceklerin tadı ve kokusu değişir. Bu yiyecekleri yememeliyiz. Peynir küfünden penisilin adı verilen ilaç yapılır. Maya Mantarları Hamurun mayalanması ve peynir yapımında rol oynayan mantarlardır. Bir miktar hamur mayasını ılık su ve şekerle karıştırdığımızda maya kabarmaya başlar. Çünkü şekeri besin olarak kullanan mantarlar hızla çoğalır. Bu sırada gaz kabarcıkları çıkar. Maya mantarları uygun sıcaklık ve besin olan ortamlarda canlılık özelliği kuru iken yaşamsal faaliyetlerini Yapan Mantarlar Bebeklerin ağzında pamukçuk denilen hastalığın nedeni bir ve ayaklarda kaşıntı ile başlayıp çatlaklara ve kanamalara neden olan mantar hastalığına mantarlar sebep olur. Saçkıran hastalığında da mantarlar rol oynar. Mantarların Yararları Şapkalı mantarlar E vitamini açısından zengindir. Besin olarak kullanılır. Ekmek ve pasta yapılırken hamurun mayalanmasını sağlar. Peynir yapımında kullanılır. Peynir küfünden penisilin denilen antibiyotik elde edilir. Mantarların Zararları Bazı şapkalı mantarlar insanların zehirlenmesine neden olur. El ve ayaklarda kaşıntıya, saçkıran ve pamukçuk hastalıklarına neden olur. Yiyeceklerin küflenmesine neden olur. Buğday, mısır, asma gibi bitkilerde hastalıklara neden olur. BİLGİ İnsanlar gerekli besin gübre ve nemi sağlayarak şapkalı mantar üretirler. Bunlara kültür mantarı yıllarda ülkemizde kültür mantarı üretiminde büyük bir artış vardır. MİKROSKOBİK CANLILAR Gözle görülmeyecek kadar küçüktürler. Yalnızca mikroskopta görülebilirler. Mantarlar gibi zararlı olanlarının yanında yararlı olanları da vardır. Mikroskobik canlılara örnekler. Mikroskobik canlılar hava, su ve toprak gibi doğal ortamlarda, insan ve hayvan vücutlarında, besinlerde yani uygun sıcaklık ve besin olan her ortamda yaşarlar. Canlı vücutları sıcaklık ve besin açısından mikroskobik canlılar için yaşamaya elverişli de mikroskobik canlıların üremesi için uygun ortamlardır. Dışarıda bırakılan yiyeceklerde çoğalan mikroskobik canlılar besinlerin bozulmasına neden olur. Bu besinlerin kokuları ve görünümleri de bozuktur. Deniz, göl ve okyanuslarda yaşayan bazı mikroskobik canlılar suyu oksijen bakımından zenginleştirir. Ayrıca buralarda yaşayan diğer canlılar için önemli bir besin kaynağı olur. Hastalıklara Neden Olan Mikroskobik Canlılar Mikroskobik canlılar çoğunlukla bulaşıcı hastalıklara neden tifo, kolera, tetanoz hastalıkları ile boğazda bademciklerin şişmesi ile oluşan hastalık bu canlıların etkisiyle olur. Bazı Mikroskobik Canlılar İnsanlar İçin Önemlidir Üzüm suyundan sirke yapılması, Sütten peynir elde edilmesi, Sütün yoğurda dönüşmesi, Bitki ve hayvan atıklarının çürüyerek toprağa karışması da mikroskobik canlılar sayesinde gerçekleşir. Yoğurt Yapımı Bir miktar ılık sütü birkaç kaşık yoğurt ile karıştırıp sıcak bir ortamda bekletirsek, sütün tümü yoğurda içindeki mikroskobik canlılar sütü besin olarak kullanır ve sıcak ortamda hızla çoğalırlar. Böylece sütü yoğurda çevirirler. Besinleri Uzun Süre Saklamak İçin Besinleri mikroskobik canlıların zararlı etkilerinden korumak ve uzun süre saklamak için insanlar eskiden beri birçok yöntem yöntemler kurutma,tuzlama, konserve,dondurma ve pastörize etmektir. Kurutma Sebze ve meyvelerin içerdiği su buharlaştırılır. Susuz ortamlarda mikroskobik canlılar yaşayamadığı için bu yiyecekler uzun süre saklanır. Tuzlama Yiyecekler bol tuz dökülerek tuzlanır. Böylece yiyeceklerin bozulması önlenir. Konserve Yiyecekler yüksek sıcaklıklarda konserve haline getirilir. Bu yolla yiyecekler teneke ve cam kavanozlarda aylarca saklanabilir. Dondurma Çok soğuk ortamlar mikroskobik canlılar için uygun bir yaşama ortamı değildir. Buzdolabı ve derin dondurucuların kullanılmaya başlanmasından sonra sebze ve meyveler dondurularak bozulmadan uzun süre saklanmaktadır. Pastörize etme Süt çok yüksek sıcaklıklarda ısıtılarak içindeki mikroskobik canlılar öldürülür. Bu yolla paketlenen sütler uzun süre dayanır ve daha sağlıklı olur. YAŞADIĞIMIZ ÇEVRE Her canlı, her ortamda yaşayamaz. Canlılar yaşamlarını sürdürebildikleri ortamlarda yaşarlar. Bir kutup ayısı soğuk ortamlarda, deve ise sıcak ortamlarda yaşar. Canlılar, besin elde edebilecekleri, rahat büyüyebilecekleri ve çoğalabilecekleri ortamları yaşama alanı olarak seçer. Canlılar yaşadıkları ortamlara uyum sağlamıştır.. Kaktüs, çöl yaşantısına uyum sağlamıştır. Gövdesi su depolar. Terleme yoluyla su kaybını en aza indirmek için yaprakları diken şeklinde gelişmiştir. Nilüfer çiçeği, suda yaşamını sürdürür. Geniş yaprakları, fazla suyu terleme yolu ile dışarı atar. Çam ağaçları gibi soğuk ortamlarda yaşayan bitkilerin ise iğne yaprakları vardır. Birçok ağaç ve çiçek, at, ayı, geyik, inek, kedi vb. hayvanlar karada yaşar. Bu canlılar kara yaşamına uyum sağlamıştır. Balık, su yosunu, midye, balina, sünger gibi canlılar suda yaşar. Bu canlılar da suda yaşamaya uyum sağlamışlardır. Balıklar solungaçlarıyla solunum yaparlar, vücutları pullarla kaplı ve kaygandır. Kuğu, ördek, kurbağa gibi hayvanlar ise hem karada hem de suda yaşarlar. Bu canlıların ayakları suda hareket etmelerini sağlayacak şekilde perdelidir. Mantarlar nemli yerlerde, ormanlarda yaşarken mikroskobik canlılar su, uygun sıcaklık, hava ve besin olan her ortamda yaşayabilir. Bu ortam su, kara ya da hava olabilir. Bir canlı kendi yaşama ortamından alınıp farklı bir ortama konulduğunda uzun süre yaşayamaz. Bir kaplan suda yaşayamaz. Akciğerleri olan kaplan sudaki oksijeni kullanamaz. Geyik, antilop gibi hayvanları yiyerek beslendiği için suda beslenemez. Solucanlar toprağın içinde yüzeyinde uzun süre kalamazlar. Çünkü yaşayabilmeleri için vücut yüzeylerinin nemli olması gerekir. Toprağın içi nemli olduğu için orada bitki ve hayvan artıklarını yiyerek yaşar. Canlılar arasındaki besin ağı Canlılar,yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmek için besinlerden sağladıkları enerjiye ihtiyaç duyarlar. Her canlının beslenme şekli aynı değildir. Bitkiler, fotosentez yaparak kendi besinlerini kendileri yapar. Böylece yaşamaları için gerekli enerjiyi sağlar. Besin Zinciri Hayvanlar, mantarlar ve mikroskobik canlılar besinlerini başka canlılardan sağlar. Tavşan havucu yer, tilki de tavşanı yer. Canlılar arasındaki bu şekildeki beslenme ilişkisine besin zinciri denir. Her canlı besin zincirinin bir halkasını oluşturur. Besin zinciri bitkilerle başlar. Besin zinciri kendi besinlerini üretebildikleri için bitkilerle başlar. ikinci halkada otla beslenenotçul bir hayvan yer alır. Diğer halkalarda ise etle beslenen etçil canlılar yer alır. Besin zincirini oluşturan canlılardan birinin yok olması sonraki halkada yer alan canlının besinsiz kalması demektir. Verilen besin zincirinde çekirgeler yok olursa kertenkeleler besin bulmakta zorlanır. Besin zinciri Besin zinciri denizde de oluşur. Karides deniz bitkilerini, kalamar karidesi, penguen kalamarı, foklar da penguenleri yer. Bitki yapraklarıyla beslenen kaplumbağayı kurt yer. Kurt öldüğünde akbabalara besin olur. Hayvan ölüleri bazı mikroskobik canlıların etkisiyle çürüyerek toprağa karışır. Canlılar doğada birbirleriyle uyum içinde yaşarlar. Bazı canlılar insanların etkisiyle zarar görür. Bu canlıların zarar görmesi besin zincirindeki halkaların kopmasına, bazı canlıların neslinin tükenmesine neden olur. Doğal Çevre Doğada, canlı ve cansız birçok varlık vardır. Doğadaki cansız varlıklar olan hava, su, toprak, güneş canlıların yaşamını sürdürebilmeleri için gereklidir. Bu cansız varlıkların kirlenmesi, bozulması ya da canlıların bunlardan yararlanmalarının engellenmesi canlıların yaşamını tehlikeye sokar. Canlı ve cansız varlıklar doğada uyum içindedir. Bu uyum insanların birtakım etkileri sonucu bozulur. İnsanların Doğal Çevreye Etkileri İnsanların yaşadıkları çevreye olumlu ya da olumsuz birçok etkileri vardır, insanlar çevreyi temiz tutarak, ağaç dikerek, çiçek yetiştirerek yaşadıkları çevreyi güzelleştirirler. Ancak çoğunlukla insan faaliyetleri doğal çevreye zarar verir. Plastik ve naylon çöpler, piller doğayı kirletir, canlıların yaşam alanlarına zarar verir. Ev yapmak, tarla açmak ve odun elde etmek için ağaç kesilerek ormanların tahrip edilmesi ormanda yaşayan canlılara zarar verir. Ormanların oksijen sağlayarak havanın temizlenmesi ve erozyonun önlenmesinde etkisi büyüktür. Fabrika ve evlerin bacalarından çıkan dumanlar, egzoz gazları havadaki zehirli gazların artmasına neden olur. Bunun sonucunda hava kirliliği ortaya çıkar. Hava kirliliği insanların, bitki ve hayvanların yaşamını olumsuz etkiler. Ayrıca havada zehirli gazların artması iklimleri ve dünyanın sıcaklığını etkiler. Deterjan gibi temizlik maddelerinin atık sularla akarsu, deniz ve göllere karışması bu ortamlarda yaşayan canlıların ölmesine neden olabilir. Olumsuz Etkilerin Sonuçlan İnsanların olumsuz etkileri sonucu ormanlar azalmakta, hava, su ve toprak kirlenmektedir. Hava, su ve toprak kirliliği, plansız kentleşme bitki örtüsünün azalmasına ve yok olmasına neden zincirinin ilk halkası bitkiler olduğuna göre bu durumdan önce otçul, sonra bu otçullarla beslenen hayvanlar ve insanlar zarar görür. Bir hayvanın neslinin tükenmesi doğal dengenin bozulması demektir. İnsanların olumsuz etkileri sonucu ile aşırı ve bilinçsiz avlanma bazı hayvanların sayısının azalmasına ya da neslinin tükenmesine neden olmaktadır. Geçmişte yaşayan dinazorlar. Geçmişte var olan ancak günümüzde yaşamayan birçok canlı vardır. Bu canlılar aşırı ve bilinçsiz avlanma sonucu yok olmuşlardır. Sadece Türkiye'de yaşayan Anadolu kaplanı artık görülmemektedir. Yurdumuzda nesli tükenmeye yüz tutan bazı hayvanlar kelaynaklar, Akdeniz fokları, deniz kaplumbağaları, su samurları ve yaban koyunlarıdır. Hayvanların soyunun tükenmesini önlemek için hayvanların yavrulama ve kuluçka dönemlerinde avlanma yasağı yavruların ölmesi engellenmekte, hayvanların çoğalması sağlanmaktadır. Hayvanların yanında bazı bitkilerin de nesli tükenmektedir. Yurdumuzda kardelen ve orkide çiçeklerinin sayısı aşırı otlatma ve aşırı kentleşme sonucu çok azalmıştır. Çevre Sorunları Başlıca çevre sorunları; hava, gürültü, su, toprak, flora-fauna ve kültürel çevre gibi alt başlıklar halinde incelenebilir. Aşağıda söz konusu çevre sorunlarına ilişkin tanımlamalarla, bunların, nedenleri, yarattığı etkiler irdelenmeye çalışılmıştır. 1. Hava Canlıların yaşamını olanaklı kılan hava; atmosferi oluşturan gazların karışımından oluşmaktadır. Havanın insan yaşamındaki önemi açısından bir insanın günde ortalama14 kg havaya ihtiyacı olduğu örnek olarak verilebilir. Canlılar için yaşamsal önemi olan hava, hızlı nüfus artışı, kentleşme ve sanayileşme sonucunda atmosfere bırakılan maddelerin belli bir yoğunluğa ulaşması sonucu kirlenmektedir. Ekonomik etkinliklerin özellikle belli bölgelerde yoğunlaşarak artması, buna bağlı olarak belli bölgelerde nüfusun artışı ve daha çok enerjiye gereksinim duyulması hava kirliliğinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Hava kirliliğinin temel kaynakları kentleşme ve endüstrileşmedir. Bunlardan kentleşme; nüfus yoğunluğu, kentin topografik ve meteorolojik koşullarına uygun olmayan bir biçimde oluşturulması ile kirliliği arttıran bir etken olarak işlev görmektedir. Kentlerdeki ısınma sistemi, kullanılan yakıt türleri, ulaşım araçları bu sorunun büyümesine etki eden diğer kentleşme eğilimi sürdükçe kentsel kaynaklı hava kirliliği Türkiye’nin önemli bir sorunu olmayı sürdürecek gibi görünmektedir. Endüstrileşme de endüstri kuruluşlarının yanlış yerlerde yapılandırılması ve yanma sonucu atık gazların yeterli teknik önlemler alınmadan havaya bırakılmasıyla hava kirliliğine etki eden diğer bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde özellikle az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde endüstriden doğan kirlenme önemli bir yer tutmaktadır. Bunun nedenleri söz konusu ülkelerde ileri teknolojilerin kullanılmaması, kirliliği önleyici çözümlerin pahalı oluşu nedeniyle uygulamaya geçirilememesidir. Günümüzde ortaya çıkan tablo; gelişmiş ülkelerin bu tür kirlilik yaratan endüstrileri kendi ülkeleri yerine, gelişmekte olan ülkelerde kurarak kendilerini korudukları ve bu arada gelişmekte olan ülkelerde endüstri kaynaklı hava kirliliğinin giderek artan bir sorun olduğudur. Türkiye de bu sorunu yaşayan ülkelere tipik bir örnektir. 2. Gürültü Gürültü sorunu; teknolojideki gelişmeler ve buna bağlı olarak yaşam biçiminde oluşan değişiklikler sonucu insanoğlunda olumsuz fizyolojik ve psikolojik etkiler yaratan, arzu edilmeyen sesler olarak tanımlanmaktadır. İnsanların yaşamında çeşitli fiziksel ve psikolojik sorunların ortaya çıkışında etkisi bulunan bu çevre ve sağlık sorunu “gürültü kirliliği” olarak da isimlendirilmektedir. Kişisel özelliklere göre basınç, frekans ve tizlik gibi sesin değişik özellikleri farklı olarak algılanmakla birlikte sesin şiddetini belirlemede kullanılan bir ölçüt vardır. Sesin insan kulağına göre şiddetini belirten, gürültü ölçmede yaygın olarak kullanılan ölçü Standart Örgütü’nün ISO normal saydığı gürültü düzeyi 58 desibel dBdir. İnsan sağlığına 90 dB’in üzerindeki gürültülerin zararlı olduğu, 140 dB’i aşan gürültülerin ise ciddi beyin tahribatına neden olduğu belirtilmektedir. Gürültünün canlıların ruh sağlığı üzerinde de olumsuz etkileri olduğu saptanmıştır. Ülkelerin belli başlı kültürel özellikleri, kullanılan teknolojilere bağlı olarak değişmekle birlikte belli başlı gürültü kaynakları; motorlu araçlar, inşaat makina ve donanımları, uçak, çeşitli makinalar ve ev aletleridir. İnsan sağlığı üzerinde önemli etkileri olduğu saptanan bu çevre sorununa içinde bulunduğunuz sosyal çevreden bir banka şubesi, hastanedeki poliklinikler, çevredeki inşaatlar, uçak gürültüleri gibi örnekler bulmanız olası mı? 3. Su Dünyanın dörtte üçünün sularla kaplı olduğu, canlıların ağırlığının ise yüzde yetmiş beşini suyun oluşturduğu düşünülürse, suyun canlı varlıkların yaşamındaki işlevini anlamak kolaylaşabilir. Keleşve Hamamcı’nın aktardıklarına göre yeryüzündeki sular, yüzeysel ve yeraltı suları olarak gruplandırılabilir. Bunlardan yüzeysel suların % tuzlu sulardır. Tatlı suların büyük bir kısmını kutuplardaki buzullar oluşturmaktadır. Su kirliliği kavramı ile su kaynaklarının kullanılmasını bozacak ölçüde, organik, inorganik, biyolojik ve radyoaktif maddelerin suya karışması kastedilmektedir. Doğanın işleyişi incelendiğinde, dışsal destekler olmaksızın suyun belli bir düzeydeki kirlenmenin üstesinden gelebildiği görülmektedir. Ancak kirleticilerin türü ve miktarı arttığında bu işlem etkisiz kalmakta ve kirlilik ortaya çıkmaktadır. Bu şekilde oluşan sürecin yanı sıra su kirliliği, havada oluşan kirlenme ile toprak kirliliği de suyun doğal dolanımı nedeniyle su kaynaklarının kirlenmesine yol açar. Bu nedenle su kirliliği sadece kirleticilerin doğrudan su kaynaklarına ulaşmasından değil, hidrolojik süreçler yolu ile dolaylı bir biçimde de oluşabilmektedir. Türkiye, su kaynakları açısından dünyanın şanslı ülkelerinden biridir. Ancak ülkemizin karşılaştığı çevre sorunları içinde su kirliliği önemli bir yer tutmaktadır. Toprak; canlı doğal kaynakların varlıklarını sürdürebilmeleri için hava ve su ile birlikte vazgeçilmez, bir doğal kaynaktır. Toprak kirliliği, insan etkinlikleri sonucunda, toprağın fiziksel, kimyasal, biyolojik ve jeolojik yapısının bozulmasıdır. Söz konusu kirliliğin, toprakta yanlış tarım teknikleri, yanlış ve fazla gübre ile tarımsal mücadele ilaçları kullanma, atık ve artıkları, zehirli ve tehlikeli maddeleri toprağa bırakma sonucunda ortaya çıktığı belirtilmektedir. Kirli havanın içerdiği zehirli gazların neden olduğu asit yağmurları ve kirletici gazların toprakta birikmesi, çeşitli yollarla kirlenen sularla sulanan toprağın kirlenip yapısının bozulması, tarımda kullanılan ilaçlar ve yapay gübrelerin bilinçsiz kullanımıyla uzun süre bozulmadan kalabilen katı atıkların gerekli süreçlerden geçirilmeksizin depolanması gibi etkenler toprağı kirletmekte ve hatta kullanılmaz duruma getirmektedir. Bunlara ek olarak toprağın kendi yapısından kaynaklanan sorunlarla birlikte erozyon Türkiye’nin çok ciddi toprak sorunlarından biridir. Keleş ve Hamamcı’ya göre belli bir ülkeye, bölgeye ya da yöreye özgü bitki örtüsü flora, yabanıl hayvan topluluğu da fauna olarak adlandırılır. Bir başka deyişle flora ve fauna insan dışındaki canlı ögeleri içeren biyolojik zenginliktir. Ağaç topluluğu biçimindeki genel anlayıştan çok daha kapsamlı olarak orman; bitki örtüsü, hayvan ve mikroorganizmalar, mineral maddeler, hidrolojik ve mikroklimatik özelliklerle, aralarında madde ve enerji akımı bakımından ilişkiler bütününe sahip ağaç ve ağaççık topluluğu olarak değerlendirilmektedir. Ormanların su kaynaklarını sürekli tutma, toprakları erozyondan koruma, ısı oranlarını dengede tutarak sıcaklığı düzenleme gibi işlevleri vardır. Ülkemiz genişliğinin % kaplayan ormanlar yangınlar ve tarım için alan açma çabaları ile her geçen yıl hızla yok olmaktadır. Ender bulunan doğal ve kültürel değerleri koruma amacıyla yapılan düzenlemeler olan Milli Parklar uygulaması ilk olarak 1958’de başlamıştır. Muğla-Ölüdeniz, Çorum-Çatak ve Bolu-Abant gibi bazı bölgelerin “Tabiatı Koruma Alanları” olarak korunması sevindirici bir gelişmedir. Hava, su ve toprak arasındaki doğal işleyişin sürekliliğini sağlama gibi bir işlevi yanında hayvanların otlatılmasına yarayan çayır ve mer’alar açısından da ülkemizdeki görünüm giderek dramatikleşmektedir. Şöyle ki çayır ve mer’aların büyük bir kısmı sürülerek tarla yapılmakta, yanlış otlatma nedeniyle tahrip olarak hızla yok olmaktadır. Bunun sonuçları sadece doğanın dengesinin bozulması olarak ortaya çıkmayıp, hayvancılığın yara almasına, ekonomik kayıplara neden olmaktadır. İnsanların varolan toprakları akılcı bir biçimde kullanmayıp, erozyonla mücadele etmeyip, öte yandan çevrenin nem oranını dengeleme, oksijen üretimi gibi işlevleri olan sulak alanları kurutularak toprak kazanma çabaları açıklanabilir gibi görünmemektedir. Yeryüzünün yalnızca belli bir bölgesinde yetişen bitkiler olan endemik bitkiler ile belli bir bölgede yaşayan hayvan türleri olan endemik hayvanlar da çok önemli doğa ögeleri iken, çevre kirliliğinden paylarına düşeni alıp, hızla yok Türkiye dünyanın en zengin floraya sahip ülkelerinden biridir. Keleş ve Hamacı’dan alınan bilgiye göre Avrupa kıta florası 12000 dolaylarındayken, Türkiye florası 9000 dolaylarındadır. En zengin endemik bitkiye sahip Avrupa ülkesinde 2750 endemik bitki varken ülkemizde bu sayı 3000’i bulmaktadır. İnsanoğlunun çağlar boyunca geliştirdiği uygarlıkların ürünü olan kültürel çevre, yine insanoğlunun yıkıcı ve bozucu etkisi ile karşı karşıyadır. Çevrenin doğal ve kültürel boyutları ile bir bütün olarak korunması fikrinin gelişmesine karşın, ülkemizde bu görüşün yasal dayanaklara kavuşturulması ilk kez 1906 yılında tarihi değerleri korumak için çıkarılan AsarıAtika Nizamnamesi ile gerçekleşmiş, daha sonra 1973 yılındaki Eski Eserler Kanunu ve 1983 yılında Kültür ve Tabiyat Varlıklarını Koruma Kanunu ile yeniden düzenlenmiştir. Ülkemizde kültürel çevrenin korunmasıyönündeki adımlar hem oldukça geç atılmış, hem de günümüzde yeterli düzeye erişememiştir. Kültürel çevreden söz ederken kültür varlıkları ve sit gibi bazı kavramlar kullanılmaktadır. Kültür varlıkları;tarih öncesi ve tarihsel devirlere ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili yer üstünde, yer altında veya su altındaki bütün taşınır ve taşınmaz varlıkları kapsamaktadır. Sit; tarih öncesinden günümüze kadar gelen çeşitli uygarlıkların ürünü olup, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik, mimari ve benzeri özelliklerini yansıtan kent ve kent kalıntıları, önemli tarihi olayların geçtiği kültür varlıklar açısından son derece zengin bir ülke olmasına ve pek çok bölge sit alanı olarak ilan edilmiş olmasına karşın zamana ve insana bağlı yıkıcı etkilerden korunduğu söylenemez. Kültürel çevre ile ilgili sorunlar; bireylerdeki çevrenin korunması bilincinin eksikliği, çarpık kentleşme, ekonomik sorunlar, kültürel değerleri koruma ve bakım için ayrılan kaynakların sınırlılığıya da yanlış kullanımı gibi etkenlerin ürünüdür. Benzer Yazılar Kara, hava ve suyun canlı yaşamındaki önemini araştıralım. a ulaşabilmek ve dersinizi kolayca yapabilmek için aşağıdaki yayınımızı mutlaka hava ve suyun canlı yaşamındaki önemini İnsanların yaşamaları için bazı ihtiyaç duyduğu yaşamsal gereksinimler vardır. Bunların başında oksijen gelir. Oksijen olmazsa ölürüz. Bundan dolayı hava önemlidir. Yine beslenmemiz ve üzerinde evler yapabileceğimiz bir toprağa ihtiyaç duyarız. Bundan dolayı kara olmazsa ölürüz. En önemli ihtiyaç ise sudur. Su olmazsa ne ürün yetişir ne de bizler Sınıf Meb Yayınları Fen Bilimleri Ders Kitabı Sayfa 21 Cevabı ile ilgili aşağıda bulunan emojileri kullanarak duygularınızı belirtebilir aynı zamanda sosyal medyada paylaşarak bizlere katkıda bulunabilirsiniz. 2023 Ders Kitabı Cevapları ☺️ BU İÇERİĞE EMOJİYLE TEPKİ VER!

kara hava ve suyun canlı yaşamındaki önemi